Şimdi kaç yaşlarında sorusunu sormadan yazmak istiyorum.
Destan gibi yaşayanlar, şiir olanlar, nesilden nesile akacak olanlar daima gençtir; bu yüzden yaşları sorulmaz.
Kim biliyor, kim soruyor Özenç'in, Soner'in, Behçet'in yaşını...

Yaşam felsefesi:
"Önce iyi insan olmalı, sonrasında zaten iyi insanızdır."

Erken ölenler başarısız olmuştur diye bir algı var, ama bu şiir olanlar için geçerli değildir.
Şiirin yaşı, şiddetin yaşıyla eştir. Şiir hep muhalif oldu, her dönem Sezarlara başkaldırdı ve bu yüzden nerede bir şiir görülse vuruldu, zindana atıldı.

Gülşen de bundan nasibini fazlasıyla aldı.

Her destan gibi yaşamayı seviyordu. Sevmesi, koşarak yaşamasından belliydi ve tabii ki yaşaması biraz da tesadüflerden ibaretti.
Pasif bir yaşamı sevmediğini konuşurken anlamanız hiç zor değil.

Araştırmacı, sorgulayıcıydı Gülşen. Altı ay boyunca gazetelerin dış haberlerini okudu. Orta Doğu üzerine mapusta var olan kitapları topladı, bildiği kitapları ailesine getirtti, notlar aldı; sonra bizlere brifing verdi, sorularımızı yanıtladı.

Sadece teori insanı değil, pratiğin de insanıydı. Ve en doğru teori pratikten yoksunsa o teori yanlıştır, diyendi.

12 Eylül'ün en kanlı günleriydi. Şiir avcılığı başlamıştı. Dere tepe demeden görülen her yerde bir şiir katlediliyor, işkenceye alınıyor, olmadı idam ediliyordu.

İskenderun'da yakalanmıştı, bir baskında. Uzun işkenceli sorgulamadan sonra Adana Kapalı Hapishanesi'ne yoğun güvenlik önlemleriyle getirilmişti.

Dokuzuncu koğuşa getirildiğinde kapıda karşılayanlardandım.

Az tanıyan biri olsaydı tanımakta zorlanırdı. Altı ay kadar önce birlikteydik. Ondan ayrıldıktan sonra yakalanmıştım. O tanıdığım, birlikte yürüdüğüm genç delikanlı gitmiş; zayıflamış, yorgun düşmüş ve halsizlikten ayakta güçlükle duruyordu. Ama gözleri taze balığın gözleri gibi parıldıyordu.

İdamla yargılandı. İdamla yargılanması için sebep gerekmiyordu; halktan yana olması yeterliydi. Uzun bir yargılanma sonucunda beklenen siyasi karar verildi:

İdam cezası aldı.

Tanıyan her insanın beklentisiz sevdiği ve herkese beklentisizce giden birine başka ne gibi cezayı yakıştırabilirdi Humeyni?

Her Adana'ya gittiğimde görmeden yapamazdım, cürümümdü sonuçta.

Birlikte zaman geçirmek on sekizli yaşlarımızda olduğu gibi eğlenceliydi.

İmkânsızları başarmıştı. Biri ona gün gelecek evleneceksin, bir de evladın olacak deseydi, “Herhâl içtin, kafa mı buluyorsun?” derdi. Uzak bir ihtimaldi bunlar, çok uzak, görülmeyecek kadar uzaktı...

Mapustan sağ çıkmak da...

Hadi yaralı yakalanmış, ölüm teğet geçmişti; ama her zaman böyle şanslı olacağına kim inanırdı, İngiliz urganı sallanırken darağacında?

Şartlı tahliye yasasından yararlandı, çıktı. On yıllık mahpus bitmişti.

Evlendi de.

Bir de oğlu var.

Okumayı hâlâ seviyordu. Eline kitap geçmesin, soluksuz okurdu.

Mahpusta da böyleydi. Kitap dayanmazdı. Bir gün pencereden seslendi, ben volta atıyordum.
İlya Ehrenburg'un Fırtına 1 ve 2, Dipten Gelen Dalga 1 ve 2, Paris Düşerken 1 ve 2 adlı kitapları gelmişti. Bu kitabı eczacı ablası aracılığıyla getirtmişti.
“Çobanım, beni sıraya koy,” demişti.

Keyifle kitap okuyanlara torpil geçmesini severdim. İlk sıraları çoğu zaman ona verirdim. Vaktinden önce okur, verirdi sıradakine.

Benim de her romanımı, deneme kitaplarımı okumuştu. Okumadığı bir romanım kalmıştı, onu da ben hediye etmek istedim.

Aradım, heyecanlandım sesini duyunca. Randevulaştık.

Çukurova eylülde de yanıyordu. Dolmuşun içi insan sıcağıyla dolmuş ve bu sıcaklığa ter kokuları karışmıştı. Bu beni hiç rahatsız etmedi; sanki ihtiyacım olan bir kokuydu ve bana hiç yabancı değildi.

Elimde Kürt Kızı.

Büyük şehrin taş binasının önünde indim. Bina akşamki siyasilerin tutuklanmasını protesto etmeye hazırlanıyordu. Çadırın önünden geçtim.

Beni bekliyor kuzeni İbrahim Özdiş'in seçim bürosunda. Kapıda, o bana, ben ona sarılıyorum; dokuzuncu koğuşa gelişinde olduğu gibi.

Gözleri gençti.