Son 25 yılda artan şiddet, kadın cinayetleri ve çocuk istismarı; bireysel sapkınlıklarla açıklanamayacak kadar derin ve yapısal bir soruna işaret ediyor.
Bu tabloyu yalnızca birkaç “caninin” varlığıyla açıklamak mümkün değil. Ortada bir sistem sorunu var.
Kadın cinayetlerinin simge isimlerinden Özgecan Aslan’ın ölümünün üzerinden yıllar geçti. Tam11 yıl olmuş...
Narin Güran,henüz çocuktu.
Şule Çet, Güleda Cankel, Ceren Özdemir, Pınar Gültekin, Münevver Karabulut ve daha niceleri…
İsimler değişiyor, acı değişmiyor. Çoğunun ortak noktası; tehdit edilmiş olmaları, şikâyetçi olmaları, hatta haklarında uzaklaştırma kararı bulunan erkekler tarafından öldürülmüş olmaları.
Sorulması gereken soru şu: Bu kişiler gerçekten “kontrol edilemez” miydi? Hakkında uzaklaştırma kararı olan birinin silahına el konulamaz mıydı?
Şiddet geçmişi olan biri daha yakından izlenemez miydi?
Evler, işyerleri denetlenemez miydi? Devletin elindeki hukuki araçlar neden etkili biçimde işletilmedi?
Şiddet yalnızca bireysel bir öfke patlaması değildir; toplumsal bir iklimin ürünüdür. Ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, eğitimdeki gerileme, aile içi şiddetin normalleşmesi, mahalle baskısı, erkek egemen zihniyet…
Hepsi bu tabloya katkı sunuyor. Ancak en kritik başlıklardan biri cezasızlık algısıdır. Fail, “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesine kapılıyorsa, orada caydırıcılık bitmiş demektir.
Cezaevlerinin kapasitesinin çok üzerinde dolu olması, suç oranlarındaki artış, yeni nesil çetelerin ortaya çıkışı, haraç kurşunları…
Bunlar münferit değil; sosyal dokunun zayıfladığının göstergeleri. Sadece emniyet müdürü, vali ya da bakan değiştirerek çözülecek bir mesele değil bu.
“Ben bilirim, ben çözerim” anlayışıyla hiç çözülemez.
Istanbul Sozlesmesi’nin rafa kaldırılması da çözüm getirmedi. Tam tersine, kadınların hukuki güvencesi konusunda ciddi bir tartışma yarattı. Kadın cinayetlerinin araştırılması için verilen önergelerin Turkiye Buyuk Millet Meclisi’nde reddedilmesi ise “çözmek istemiyorlar mı?” sorusunu beraberinde getiriyor.
Oysa çözüm tek boyutlu değil. Hukukçuların, psikologların, sosyologların, eğitimcilerin, akademisyenlerin; baroların, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının dahil olduğu geniş katılımlı bir seferberlik gerekiyor.
Erken uyarı sistemleri kurulabilir.
Uzaklaştırma kararları elektronik kelepçeyle etkin biçimde denetlenebilir. Ruhsatsız silahlanmaya karşı ciddi bir mücadele başlatılabilir.
Eğitim müfredatında toplumsal cinsiyet eşitliği güçlendirilebilir.
Medyada şiddeti meşrulaştıran dil terk edilebilir.
En önemlisi, siyasi irade net olmalıdır.
Şiddete karşı sıfır tolerans yalnızca söylemde değil, uygulamada da görülmelidir.
Gencecik insanlar yaşamdan koparılıyor.
Anneler evlatlarını toprağa veriyor.
Çocuklar yetim kalıyor.
Bu kanayan yarayı durdurmak zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca kadın meselesi değil; adalet meselesi. Ve adalet zedelenirse, toplumun tamamı kaybeder.