Yeni bir yıla giriyoruz.
Yeni başlangıçlar ister insan…
Daha konforlu bir yaşam, daha insanca koşullar, daha umutlu yarınlar.
Normalde bu zamanlar daha sağlıklı beslenmeyi, daha iyi giyinmeyi, kendimize biraz daha özen göstermeyi konuşurduk. Ama bugün bunları geçtik.
İnsanlar artık klimasını açmaya korkuyor. Geceleri yorgan ve battaniye altında geçirmeye çalışıyor.
Tasarruf değil bu; düpedüz yoksulluk.
Ve yoksulluk, bu ülkede almış başını gidiyor.
Asgari ücret, yoksulluk sınırının altında kaldı.
28 bin 75 lirayla bir aile haftada bir et yiyebilecek mi?
Bir yıl geçerli olan zammın toplam karşılığı 6 bin lirayı bile bulmadı. Enflasyon karşısında bu artış, kâğıt üzerinde kaldı.
Emekliler için konuşulan rakamlar daha da vahim.
Maaşların en fazla 19–20 bin TL bandında olacağı söyleniyor.
Bugün 19 bin lira, bazı yerlerde bir gecelik eğlence parası.
Peki emekli ne yapsın? Kirasını mı ödesin, ilacını mı alsın, pazara mı çıksın?
Bu tabloya bir çare bulunmazsa, bunun adı sadece yoksulluk olmaz.
Bu bir çöküşü başlatır.
Sefaletin sonu acı olur; önlem alınmazsa bedelini hep birlikte öderiz.
Daha kötüsü şu: Yoksulluk, sanki kaynak kıtlığının doğal bir sonucuymuş gibi sunuluyor.
Sanki yapılabilecek hiçbir şey yokmuş gibi davranılıyor.
Bu kabul edilemez.
Çünkü kaynak var.
Bu ülkede kaynak çok.
Tarım alanlarımız var, üstelik yeterli.
Sanayimiz var.
Üreten bir toplumuz.
Sorun kaynak yokluğu değil; sorun adaletsiz dağılım.
Sorun, kimin ne kadar pay aldığı.
Bu yüzden çözüm mümkündür.
Ama tek başına değil.
El birliğiyle, adil bir paylaşım anlayışıyla, insanı merkeze alan bir ekonomiyle mümkündür.
Yeni yıl, gerçekten yeni olacaksa;
İnsanların üşümediği, sofrasına bakarken utanç duymadığı, geleceğinden korkmadığı bir yıl olmak zorunda.
Yoksulluğa alışmak zorunda değiliz.
Sessiz kalmak zorunda da değiliz.