Yüzümüzden oluk oluk kir akıyor. Ne ahlak kalmış ne de edep. Onur, erdem desen hak getire…
Vicdan, insanın içinde susturulmuş bir ses artık. Merhamet eski zamanlardan kalma bir masal. Dürüstlük saflıkla, iyilik aptallıkla, tevazu eziklikle eş tutuluyor. Yalanın alkışlandığı, hakikatin cezalandırıldığı bir çağın tam ortasında insanlık, kendi çürümüşlüğünü seyrediyor.
Üstelik utanmadan, sıkılmadan, yüzü bile kızarmadan…
Neredeyse insanlar birbirini yiyecek hâle geldi. Tahammülün yerini öfke, anlayışın yerini nefret, sabrın yerini saldırganlık aldı. Trafikte bir bakış, sokakta bir söz, küçücük bir anlaşmazlık… İnsanların birbirinin canına kastetmesi için yeterli olabiliyor artık. Anlık cinnetleri, öfke krizlerini, kontrolsüz patlamaları normalleştirdik. Her yeni şiddet haberine biraz daha az şaşırır olduk.
Ne korkunç bir kelime şu alışmak!
İnsanın insanı öldürmesine alışmak. Acıya, vahşete, merhametsizliğe alışmak…
Sadece bireysel şiddete mi? Soykırımlara, katliamlara, yerle bir edilen şehirlere, enkaz altından çıkarılan çocuk bedenlerine de alıştık. Bir annenin feryadını duyuyor, bir babanın çaresizliğini izliyor, açlıktan ölen çocukları görüyoruz.
Sonra ekranı kaydırıyoruz.
Dahası, katliamların bile tarafını seçiyoruz. Ölenin kimliğine, inancına, milletine bakarak üzülüp üzülmeyeceğimize karar veriyoruz. Oysa bir çocuğun gözyaşının milliyeti, bir annenin feryadının dini olmaz. Bir zulme karşı çıkmak için mazlumun bizden olmasını bekliyorsak savunduğumuz şey insanlık değil, aidiyetimizdir.
İnsaonğlu yanlış yaptığında utanırdı. Şimdi yanlışını savunmakla kalmıyor, onunla övünüyor. Ayıbın adı özgüven, arsızlığın adı cesaret, çıkarcılığın adı akıllılık olmuş. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes masum! Ama nedense ortalık haksızlıktan, zulümden, ihanetten geçilmiyor.
Peki kim yapıyor bütün bunları?
Kim çalıyor yetimin hakkını? Kim satıyor dostunu üç kuruşluk menfaat uğruna? Kim alkışlıyor zalimi, kim susuyor mazlumun karşısında?
Cevabı uzaklarda aramaya gerek yok. Aynalar hâlâ yerinde duruyor.
En acısı da kötülüğün çoğalması değil yalnızca; iyilerin sessizleşmesi. Doğruyu bilenlerin susması, yanlışı görenlerin başını çevirmesi. Adaleti yalnızca kendimiz için, merhameti yalnızca sevdiklerimiz için ister olduk. Dilimizde erdem, davranışlarımızda menfaat var.
Ekranlarımız büyüdükçe vicdanlarımız küçüldü. Bilgimiz arttı ama bilgeliğimiz eksildi. Her şeye ulaşabilir olduk da bir türlü insanlığımıza ulaşamadık.
Oysa gerçek ahlak, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmek değil midir?. Gerçek erdem, güçlüye yaranmak değil, güçsüzün yanında durabilmek değil mi?.
Evvela utanmayı yeniden öğrenmeliyiz. Bir haksızlık karşısında içimizin sızlamasını, bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebilmeyi hatırlamalıyız.
Çünkü bir toplumun en büyük felaketi, kötü insanların çoğalması değil, kötülüğün artık kimseyi utandırmamasıdır.
İnsanlığın yüzünden oluk oluk kir akıyor…
Peki, o kiri temizlemek için önce kendi ellerimize bakmaya cesaretimiz var mı?