Hayatı ertelemeye çokça alıştık artık. En çok kullandığımız kelime " yarın " oldu.

'Yarın' yaparım', 'Yarın'yazarım, 'Yarın' giderim', ' Yarın söylerim ', Yarın alırım,' diye " yarın" olmadan hayatımızı tüketiyoruz. Sonrasında gelsin 'keşkeler'. Keşke şöyle yapsaydım, " keşke öyle söylemeseydim.

Peşi sıra "eğerli" cümleler sökün etmeye başlıyor. " Eğer bir daha dünyaya gelsem ya da gelseydim", Eğer biraz daha genç olsaydım ", " Eğer bir fırsat daha yakalasaydım", Her günümüzü * songün*, Her fırsatı 'son fırsat' olarak yaşamak, bütün bunların önüne geçebilir.

Hayattan 'keyif' alma limitimizi de artırır. Yapılması gerekeni yarına ertelemek, hayatı ertelemek, yaşanmamışlığı çoğaltmaktır aslında.

Yaşayamadıklarımız zamanla koca bir dağ olup yüreğimize soğuk rüzgarlar estirir.

Sonunda hiçbir pişmanlığın fayda etmeyeceği " an" a takılırız, tıkanırız, nefesimiz tükenir. Unutulmamalıdır ki, hayatı doğru yaşayamayan, doğru ölemez! Hayatta ve Mematta( ölümde) eksikliklerimiz vardır.

Çünkü ne hayatı doğru algılıyoruz, ne de ölümü doğru kavrayabiliyoruz. Her ikisi de korkulardan, endişelerden, kâbuslardan ve olumsuz olasılıklardan oluşur.

Oysa hayatı bilene, hayatın bazı anları mutluluk verir; kavrayabilene 'ÖLÜM' kavuşmaktır... Dikkatsizliğimizle, Savrukluğumuzla ve yersiz korkularımız ikisine de izin vermiyor.

Bundan dolayı yaşanmamış ilk baharlarlarımız birbirine ekleniyor, çoğalıyor, biz tükeniyoruz.