Son günlerde ortalık yine mahşer yeri. Astrologlar, analistler, sosyal medya yorumcuları… Kimi eve kapanmalardan söz ediyor, kimi büyük siber saldırılardan. “Stok yapın, hazırlıklı olun, Avrupa başladı bile” diyenler de cabası.İnsan ister istemez düşünüyor: Herkes bir şeyler mi biliyor, yoksa biz mi hiçbir şey bilmiyoruz?
Açıkçası ben, söylenenlerin hepsini bir kenara atıp geçemiyorum. Çünkü dünya öyle bir yer hâline geldi ki dün imkânsız dediğimiz şeyleri bugün konuşuyoruz. Ama bu, her felaket senaryosuna inanacağımız anlamına da gelmiyor.
Yine de aklımı kurcalayan bir soru var: Ya bu anlatılanların bir kısmı doğru çıkarsa? Ya bugün abartı diye dinlediğimiz uyarılar, yarın ciddiye almak zorunda kalacağımız gelişmelerin habercisiyse?
Elimizde kesin bir kanıt yoksa hüküm vermek kolay değil. Fakat her şeyi komplo deyip geçmek de bana çok akıllıca gelmiyor. Bence mesele inanmak ya da inanmamak değil; neyin gerçek, neyin tahmin olduğunu ayırt edebilmek.
İşin ilginç bir tarafı ise korku artık başlı başına bir kazanç kapısı. İnsanları endişelendiren videolar daha çok izleniyor, felaket senaryoları daha çok konuşuluyor. Kimi takipçi kazanıyor, kimi reklam geliri elde ediyor, kimi de korkunun üzerine yeni bir ürün ya da çözüm pazarlıyor.
Peki, bütün bunların arasında gerçekten ne olup bittiğini nasıl anlayacağız?
Benim derdim felaket tellallığı yapmak değil. Sadece şunu düşünüyorum: Gerçek bir tehlike varsa bilmek, yoksa da korkuyla yaşamak istemiyorum.Herkes birşeylerin hazırlığında gibi ama kimse bir şey yokmuş gibi davranıyor,hoş geçim derdinde düşmüş vatandaşın da çok umursayacağını düşünmüyorum.
İnsanı asıl yoran, başına ne geleceğini bilmemek kadar, her gün birilerinin başına kötü bir şey geleceğini söylemesi.
Aklıma gelen ilk soru şu: Gerçekten yaklaşan bir tehlikeye mi hazırlanıyoruz, yoksa birilerinin korkusundan beslenen bir düzenin içinde mi yaşıyoruz? Bakalım bu korku senaryoları gerçeğin ta kendisi mi çıkacak ya da yakında birilerin pazarı çöp olurken birileri voleyi mi vuracak, bekleyip görelim.