Musiki sohbetlerimizde bazen kelimeler çoğalır, açıklamalar uzar, herkes bir şey anlatır. Makam konuşulur, usûl konuşulur, eserlerin karakteri tartışılır. Ama bazı anlar vardır ki, bütün bu konuşmalar bir anda geri çekilir ve geriye sadece musiki kalır.
O gün de öyle oldu.

Arkadaşlarım ve öğrencilerimle yaptığımız musiki sohbetinde yine eserleri konuşuyorduk. Herkes bir şey söylüyor, kendi yorumunu paylaşıyordu. Tam o anda udumu elime aldım ve bu hicaz eseri okumaya başladım.


Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek
Hasta gönlüm yine hicrânını yalnız çekecek
Belki rûhum seni çılgınca severken ölecek
Yine sensin beni bir lâhza şifâ-yab edecek


Şarkı başlar başlamaz konuşma kesildi.
Bu bir uyarıyla olmadı. Bu bir planla olmadı. Kendiliğinden oldu. Sanki söz, yerini müziğe bırakması gerektiğini biliyordu.

“Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek…”

Bu cümle söylendiği anda artık bir söz olmaktan çıktı. Bir iç sese dönüştü. Ne bir isyan vardı içinde, ne bir sitem… Sadece geç kalmış bir fark ediş vardı.

İnsan bazen en çok burada değişir: artık değiştiremeyeceğini anladığı yerde.

“Hasta gönül”, “hicrân”, “şifâ-yâb”…
Bu kelimeler o anda açıklama istemiyordu. Çünkü musiki açıklanmaz; hissedilir. Her kelime bir duyguya dönüşür, her duygu insanın kendi hikâyesine dokunur.

Ben udumla devam ederken kimse konuşmuyordu. Ama bu bir sessizlik değildi. Bu, herkesin kendi içine döndüğü andı. Herkes kendi geçmişinden bir yere gitti.

Bir bekleyiş… bir yarım kalmışlık… bir kabulleniş…
Eser bittiğinde kimse hemen konuşmadı. Çünkü o an bitmemişti. Sadece ses durmuştu, etki devam ediyordu.
Ve ben o an şunu düşündüm:
Musiki bazen anlatılmaz…
insanın içinde yaşanır.

Sevgi ve saygılarımla..