İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir doğrular evrenine doğar.

Ailesinin doğruları vardır, toplumun doğruları, inancın, kültürün, hatta çağın doğruları…

Daha konuşmayı öğrenmeden, “doğru” ve “yanlış” kelimeleri zihnine kazınır. Fakat kimse ona şunu sormaz: Senin doğrun hangisi? Çünkü çoğu zaman doğrular keşfedilmez; miras alınır. Oysa doğruluk, tek ve değişmez bir kaya parçası değil; daha çok, insanın iç dünyasında şekillenen, yaşadıkça bükülen, kırılan ve yeniden inşa edilen bir yapıdır.

Aynı olaya bakan iki insanın farklı şeyler görmesi tesadüf değildir. Biri adalet der, diğeri zulüm. Biri özgürlük der, diğeri kaos. Çünkü herkes, hakikate kendi yarasından bakar. Doğru dediğimiz şey, çoğu zaman yaşadıklarımızın bizde bıraktığı izlerin toplamıdır. Acı çekmiş birinin doğrusu, korunmaya yöneliktir. Kaybetmiş birinin doğrusu, temkinli olmaktır.

Hiç yoksunluk görmemiş birinin doğrusu ise rahat ve iddialı olabilir. Bu yüzden “doğru”yu savunurken kullandığımız ses tonu bile, hangi hayattan geldiğimizi ele verir aslında. Ama kimse sormaz, sorgulamaz: “Emin misin?” diye.

Bu basit soru, doğruların en büyük düşmanıdır. Çünkü çoğu doğru, sorgulanmadığı sürece güçlüdür. Sorgulandığında ise ya derinleşir ya da çöker. İnsan, kendi doğrusunun neden doğru olduğunu açıklayamıyorsa, onu sadece ezberlemiştir. Toplumlar dâhi ortak doğrular üretir; aksi hâlde bir arada duramazlar. Ama bu ortaklık, bireyin içsel hakikatini yok saydığında baskıya dönüşür. Herkesin aynı doğruya inanması beklenir..

Aynı düşünmesi, Aynı hissetmesi, Aynı yere bakması… Farklı olan “yanlış”, Sorgulayan “tehlikeli”, Uymayan ise “ayıp” ilan edilir.

Oysa tarih, en büyük ilerlemelerin mevcut doğrulara itiraz edenler sayesinde gerçekleştiğini defalarca göstermiştir ve göstermeye de devam edecektir. Burada kendimize sormamız gereken soru: “Benim doğru dediğim şey gerçekten doğru mu, yoksa bana öğretilmiş olan mı? İnsan bu soruyu kendine sormadan özgürleşemez. Çünkü başkasının doğrularıyla yaşayan biri, kendi hayatının öznesi değil, yalnızca figüranıdır.

Elbette bu, “herkesin doğrusu kendine, o hâlde her şey mubahtır” demek değildir. Ahlak, tam da bu noktada denge kurar. Başkasının doğrusunu yok sayan bir doğru, zalimliğe dönüşür..

Kendi hakikatini savunurken başkasının varlığını inkâr eden her düşünce, er ya da geç şiddete meyil eder. Gerçek olgunluk, kendi doğrusunu savunurken başkasının doğrusuna kulak verebilmektir. Belki de yapılması gereken, “mutlak doğru” arayışından vazgeçip; onun yerine daha dürüst bir hedef koymaktır. “Hakikate yaklaşmak”. Bu yaklaşma hâli, kesinlik değil tevazu gerektirir.

“Yanılıyor olabilirim” diyebilen bir zihin, en güçlü zihindir.

Sonuçta doğru, bir varış noktası değil; bir yürüyüştür. İnsan değiştikçe doğrusu da değişir. Dün doğru sandığımız şey bugün eksik, bugün savunduğumuz şey yarın yetersiz olabilir. Ve belki de asıl mesele, doğruyu bulmak değil; onu sürekli yeniden sorgulayacak cesareti koruyabilmektir.

Çünkü herkesin doğrusu kendisine aittir. Ama hakikat, ancak bu doğrular birbirine dokunduğunda görünür.