Doğanın tüm cömertliğiyle ve yaşamın tarifsiz güzelliğiyle tarafımıza sunduğu ömrümüzün her anının bilinen kıymetine hayran kalıyordum. Acısıyla ve tatlısıyla olan her anın ayrı bir heyecanına şahitlik ediyor, her birinden ayrı ayrı ders çıkarıyordum. Geceyle gündüzün birbirine zıt fakat ayrılmaz bir parça gibi bütünü oluşturmasındaki güzelliğin, farklılıkların yan yana durması adına çoğalmasını ümit ediyordum. Birbirinin aynı olmayan bedenlerimizin ayrı düşler ve düşünceler kurmasında ki gördüğüm normali, karşı olduklarım adına eli havada mücadelemi perçinlerken görüyordum. Fakat normal gördüğüm bu durum, idealimde ki düşlerin ve düşüncelerin çoğalacağı yaşam özleminden vazgeçmek asla değildi. Bilakis karşı olduklarımın varlıklarını bilerek, aynı sofrada oturamayacaklarımızın ve ellerini sıkamayacaklarımızın yaptıklarını ve yanlışlarını görerek yeni düşler üretme mücadelemi geliştirmekten ibaretti. Düşlerim; eziyet edenden yana değil ezilenden yanaydı, zalimden yana değil mazlumdan yanaydı. Ve bunu yapanların iyi olmadığının bilinciyle iyiden yanaydı.
Gelenlerin, gidenlerin ve yaşananlar konusunda durumu kabul etmeyenlerin olduğu düzenin cevapsız bırakılan sorularında anlamsızlıklar içinde yeni anlamlar yaratmaya çalışıyordum. Olduğu gibi kabul etmenin kolayına kaçanlardan olmayan taraflarıma tekrar tekrar hayran oluyordum. Yeri gelince zora düşen, kolaydan çok zorlarıyla ün kazanmış yaşamımdan bilincimle, mücadelemle, eşit ve adil bir başka dünyanın mümkün olması gerekliliğine olan inancımla zorlarımı aşıp kolaylarımı çoğaltıyordum. Benzer düşüncelerin dünyanın dört yanında yaşadığı her neyse eksiksiz yaşıyordum.
Eşsiz yanına sadece sınırlı bir alan bırakan bu durum, tarifi imkansız bir değeri de beraberinde getiriyordu. Var ettiği her zerreye bir alan açıp bir zaman bahşeden sonsuz gücün ve olanakların hükmüne dağı ve taşı, kurdu ve kuşu her şey saygı duyuyordu. Öyle ki sahip olduğum değerlerin temel dayanağı, doğanın bünyesinde yer alan her bir parçasına yediği lokmadan bir kısmını sembolikte olsa ayırmayı ön görüyordu. Bunu yaparken canlı cansız ayrımı gözetmiyor ve dillerden çıkan her temenni eşit olarak dağılıyordu. Paylaşım sözünü yaşamın asli bir unsuru haline getirip, paylaşımlarıyla yine paylaştım ve olduğu sürece hep paylaşacağıma dönüştürenlerin özlenen bir yaşamın tekil kahramanları olma çabası yoktu. Bir beklentileri de yoktu bu yaptıklarının karşılığında. Sınırlı imkanlarıyla, kıt kanaat bir geçimle, nice baskıların ve eziyetlerin izlerini taşıyan bedenlerine hep iyilikleri öğreten fakat haksızlıklara susmayan, yanlışa düşmeyen, kötüden korkmayan ve kötülüklerle mücadele eden yaşamlarında başları dik, yüreklerinin sol tarafının duyguları her daim yoğun olmuştur.
Birlik olma çabası, yan yana gelip birbirini gözeterek ve omuz omuza vererek; bazen insanların, bazen düzenin ve yaşamın önüne çıkardığı tüm engelleri, zorlukları aşmaya çalışması sonucunda önem kazanır. Hak arayışı bir nihayete erecekse; birden değil bir olmaktan geçer. Ama bu bir olmak, bir kalabalığın sorgulamayan, düşünmeyen ve bunların sonucunda yeni fikirler üretmeyen durumunu ifade etmemektedir. Bunu kalabalıklar içerisinde yalnızlıkla baş başa kaldığında dahi yapmaktan geçer. Yani mevcut düzenin içerisinde olması ve olmaması gerekenleri ifade ederek yoluna devam etmek, bazen bir başına kalarak bir kişi olmaktır. Bazen de bir olarak çoğalmaktır…
Bu bilinç özünde; yeryüzünde yer alan kaynakların doğru ve adil yönetilmesiyle ve barındırdığı 72 millete aynı nazarda bakılmasıyla kimsenin aç ve açıkta kalmayacağını, ne ezenin ne ezilenin olmadığı bir yaşamın mümkün olacağını ön görmektedir. Kimsenin kimseden üstün olmadığı eşit bir dünya düzenin kurulabileceğine olan inanç, birçok yüreğin beslediği duyguların en temiz yerinde hala dipdiri haliyle durmaktadır. Yürekler bu inançla, kırılgan ve acılar içinde olsa da durmadan, yorulmadan ve bıkmadan atmaktadır.