İç muhasebe denemez belki ama her bir anını dolu dolu mücadeleye, gerçeğin izini sürmeye, sevdasına düştüğümüze güzellikleri sunmaya, haksızlıklara şahitlik etmeye ve sessiz kalmamaya, gidilecek yolları adımlamaya, sol tarafımızın beslediği duyguların azalmamasına, havada özgürlüğün yokluğunu fırsat bilenlere fırsat vermemeye ve naif bir direngenlikle umuda yolculuk etmeye ayırdığımız günleri; özlemini çektiğimiz günlere kattığımız yılın sonuna geldik. Keşkelerimiz, neyselerimiz, üzenlerimiz, sözünden dönenlerimiz var ama neyse ki çok değil.

İnsan her ne yaşarsa mutluluk ve hüzün adına ruhu biraz alışkanlık gösterince; sevginin tez zamanda tüketeni, acınınsa kölesi olmaya meyillidir. İstisnalar kaideyi bozmaz ama bu yılda bu değişmedi. Yüreğimizde sevgilerin sessizce günlerce, aylarca hatta yıllarca çekingen halde ve kabuğuna çekilerek kalması hep bu vahşi tüketimden değil mi! Geçmişin olumsuzlukları üzerine öyle hem sevgiden vazgeçmek de olmaz. Sahip çıkmak, mücadele etmek de sevgidendir. Yüreğimiz her önüne geleni değil elbet ama nice acıya baş ederek layık olanı içine alacak ve sevgiyle dolacaktır.

Bu yıl da; doğru kullanıldığında iletişimde ve bilgi edinmede fayda sağlayan, gerçek yaşamın gereklerinden uzaklaşmadan zaman ayrılması ve adıyla çelişmesine müsaade edilmemesi gereken sosyal medyayı alıp hayatın içine sanki fazlaca serpiştirdik. Arada bir akıl ustası kıvamına geldiğini düşünenlerin nasihat tadında yaşamın ve doğanın gerçekliğine uymayan doğrularının(!) yanlışlarına maruz kaldık. Kendinde olmayan türlü meziyetin karşıda olması gerekliliğine dair söz eden, sanal alemin slogan vari gereksiz cümlelerinde nefes dahi alamadık.

Nice düşün yalnızlıkla çoğaldığı günlerin acısını en derininden yaşadık. Çokça üzüldük hatta gözyaşlarımızın dinginliğine erişmesi henüz gerçekleşmedi. Hala gözlerimizin pınarları kurumadı. Kan çanağı bakışlarımızdan hüzünlerimizi kana kana içmek mümkün. İçine gömülen toprakların dehşetine eş bir yalnızlıkla baş başa kaldık. Ne yapacağımızı şaşırdık. Yorulduk. Hiç olmadığı kadar ağladık. Acılarımız şu yüce dağlar kadar çoğaldı. Eksilmesi ne mümkün, çoğalmasın yeter dediğimiz temenniler dillerimizde yer etmişken. İklimleri şaşkınlığa çevirecek ölçüde kuraklığa uğrayan yüreğimizde, muhtaç sevgilere...

Geçmişi sorguladık, geleceğimizi bitirenlere sessizlikte sınır tanımayanlara karşı. Öylesine donup kaldık. Bazen ne olduğuna bile şaşırdık. Çaresizlik vardı zaman zaman, yok diyemeyiz. Bazen öyle kalabalıktı ki caddeler, sokaklar ve meydanlar; o kalabalıklar içinde kör kütük yalnızlığı yaşadık. Korkusuzca türkülere sarıldığımız, ısındığımız ve merhamet dolu, umut dolu yarınlara yürüdüğümüz meydanlar... Tahrip edilen doğanın çığlıklarını duymayan insanlığa karşı, makul ölçülerde verdiği tepkilere sebep sonuç ilişkisiyle açıklamalar yapmaya çalıştık. Kurutulan derelerin, isin pisin içinde kirletilen havanın, betona boğulan toprağın, yakılan yıkılan ormanların sesi değildi kesilen. Kesilen insanlığın geleceği, yok olan yaşamın ta kendisiydi.

Bu yıl da üzüldük ama direncimizin ayağa kalkıp sesini yükselttiği zamanlarda çokçaydı. İçimizde kaldı, şunu da demedik diyemeyiz. Bu bazen kendi kendimize söylenmiş olsa da söyleme isteğini yitirmedik. Ne geri durduk hepimizi derinden sarsan olayların karşısında ne de susup bir köşeye çekildik. Bilincimizin, ait olduğumuz kültürün ve inandığımız değerlerin öğretilerini yaşam içerisinde yerli yerinde uygulamaya çalıştık. Canlar, canlardan uzak kalmışlar. Unutmadık. Ses verdik, dirençlerine güç olduk, ses işittik.

Her şeye rağmen, yine de umudumuz sende! Evet, sende umudumuz var. Sayılı günlere sıkışmış bir zaman diliminden ibaret yeni bir yıla; varlığınla, sesinle, sözünle, bilincinle ve düşünle, gülüşünle güç katacak olan sen de umudumuz. O sen; ben, sen, biz ve hepimiziz. Umut biziz, umut bizde…