Türk musikisinin engin denizinde öyle isimler vardır ki; sadece besteleriyle değil, yaşadıkları hayatın derinliğiyle, çektikleri çileyle, taşıdıkları iman ve estetik anlayışıyla da bir medeniyetin ruhunu temsil ederler. İşte Hâfız Hacı Sâdettin Kaynak…
O, sesiyle gönülleri titreten, kalemiyle kaderini yazan, besteleriyle asırlara seslenen büyük bir sanatkârdır.
Taşkasap semtinin Lütfipaşa Mahallesi’nde dünyaya gelen Kaynak, kökleri Karadeniz’e uzanan bir ailenin evladıdır. Doğum yılı hakkında farklı rivayetler bulunsa da, kendi beyanına göre 1893 yılında dünyaya gelmiştir. Babası Fâtih Camii müderrislerinden Ali Alâüddin Efendi’dir. Yani daha çocuk yaşta ilmin, irfanın ve musikinin kokusunu içine çekerek büyümüştür.
Sesindeki kudret, ruhundaki musiki aşkı küçük yaşlarda fark edilir. İlk dini musikî terbiyesini Hâfız Melek Efendi’den alır. Ardından Hâfız Cemâl Efendi, Neyzen Emin Dede ve Darüşşafaka muallimlerinden Kâzım Uz gibi devrin önemli isimlerinden istifade eder. Bu yolculuk, onu yalnızca bir icracı değil; derinliği olan bir bestekâr, şuuru olan bir sanatkâr haline getirir.
Aldığı yoğun eğitim sonunda Hâfız olur. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirir. Sultanselim ve Sultanahmet Camilerinde imamlık ve hatiplik yapar. Minberden yükselen sesi, sadece bir tilavet değil; aynı zamanda bir musiki dersi, bir estetik çağrıdır.
Kendi ifadesiyle; hocalardan aldığı feyz bir noktadan sonra onu daha derin arayışlara sürükler. Notaları kendi kendine öğrenir. Bildiği eserlerin üzerinden başlayarak, zamanla bilmediği eserleri çözmeye, ardından da kendi bestelerinin notasını yazmaya başlar. Bu, bir irade ve azim destanıdır.
1926 yılında Berlin’e gider. Yolculuk sırasında kendisine verilen bir güfteyi Hüzzam makamında besteler:
“Hicran-ı elem sine-i pürhunumu dağlar…”
Bu eser, onun bestekârlık yolundaki büyük yürüyüşünün işaret fişeğidir.
Plaklar doldurur, yurt içi ve yurt dışında temaslarda bulunur. Milano, Viyana ve Paris’te Batı müziğini yakından tanır; fakat hiçbir zaman kendi köklerinden kopmaz. O, Doğu’nun irfanını Batı’nın tekniğiyle yoğuran nadir ustalardandır.
Film musikileri sahasında da bir çığır açar. Mısır’dan getirilen onlarca filme, yerli yapımlara yüzlerce eser besteler. Her filmde onlarca beste… Bu rakamlar bile onun üretkenliğini anlatmaya yeter.
Atatürk’ün huzuruna kabul edilmesi ise hayatının ayrı bir dönüm noktasıdır. Kur’an-ı Kerim’de savaşa dair ayetlerin tercümelerini tespit ederek ordu kumandanlarına hitap etmesi istenir. Bu görevi başarıyla yerine getirir. Atatürk’ün,
“Kur’an’da neler varmış da bizim haberimiz yokmuş”
sözü, Kaynak’ın ilmî ve manevî derinliğinin bir göstergesidir.
Ne yazık ki “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor” filminin bestesi sırasında geçirdiği beyin kanaması, onu yatağa mahkûm eder. Uzun süren hastalık döneminden sonra, 3 Şubat 1961’de Hakk’a yürür. Vasiyeti üzerine Merkezefendi Mezarlığı’na defnedilir.
Bugün Sâdettin Kaynak denildiğinde; sadece sayısız eser değil, bir medeniyet tasavvuru hatırlanır. Onun bestelerinde cami kubbelerinin yankısı vardır, halkın sokağı vardır, aşkın en masumu, hüznün en vakuru vardır.
O, musikiyi sadece ses olarak görmedi. Musikiyi, insanın içini terbiye eden ilahi bir nefes olarak gördü. Bu yüzden eserleri hâlâ diri, hâlâ canlı, hâlâ konuşuyor.
Bir asır geçse de değişmeyecek olan şudur:
Sâdettin Kaynak, Türk musikisinin sönmeyen kandilidir.
Sevgi ve saygılarımla.