Cama vuran yağmur damlaları hüzünlü bir şarkının gözyaşları gibiydi bu sabah.

Erken uyanmış, elimde kahvemi yudumlarken cam balkonumda, bir yandan yağan yağmuru izliyor, bir yandan da o güzel türküyü mırıldanıyordum. ‘’Mihriban’’…

Birden rahmetle andığım Türk şairimiz, gazeteci yazar Abdurrahim Karakoç’un hayatı geliyor aklıma.

Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen şairimiz buram buram yoksulluk kokan bir evde çocukluğunu yaşamış, edebiyat dünyasına ise henüz ilkokula giderken hicivle yazdığı bir şiirle adımını atmıştı. Şair olan babasının yolundan gitmeye belki de o yıllarda karar vermişti. Yoksulluk nedeniyle ilkokul mezunu olarak hayatına devam eden yazarımızın kardeşleri de kendisi gibi şiir yazıyordu.

Kısacası gönüllerini şiirle dolduran mutlu bir yuvanın resmiydi Abdurrahim Karakoç.

Ancak bu mutluluğu uzun sürmemiş, kader onu çocukluğundaki mutluluktan kıskanarak hain ağlarını örmeye çoktan koyulmuştu. Bu dünyadan mutsuz göç edenlerin faturasını dahi ona kesmişti adeta.

Henüz delikanlılık yaşlarında aşık olduğu genç kızın ailesi bu aşka karşı çıkmış, evliliklerine onay vermemişti. Ev telefonlarının bile nadir olduğu o dönemde sevdiğine ulaşamayan şair, çareyi bir gazetenin köşe yazısında bulmuştu. Hemen hemen her eve gazete giriyordu nede olsa.

Her gün birbirinden yanık şiirler yazarak sesleniyordu gazete sayfalarından sevdiği kıza. Fakat öyle gizemli olmalıydı ki bu durum yalnızca iki aşık tarafından bilinmeli, sır olarak kalmalıydı aralarında. Belki de ölüm bile saklayacaktı bu kutsal sırrı yıllar sonra…

O günlerde döküldü kaleminden ‘’Mihriban’’ dizeleri. Oysa genç kızın ne adı Mihriban’dı ne de saçları sarıydı…

Hepimizin gönlüne taht kurup dilimize pelesenk olan bu türkü, günümüze kadar gelmiş nesiller boyu da devam edecek bir sırdı artık.

Yazılan tüm şiirler her gün genç kız tarafından okunuyor, yaralı yüreğine merhem oluyordu.

Ünlü şair ülkesine düşkünlüğüyle de bilinen bir gençti o yıllarda. Fakat milli duyguları onu otuzun üzerinde mahkeme koridorlarına sürüklemiş, mücadeleci bir vatansever yapmıştı.

Mihriban artık bir aşk şiiri olmaktan çıkıp, ayrılıkların türküsü olmaya yeminliydi. Tarihler boyunca kurulamayan yuvaların, ayrılıkların, kabuk tutmayan yaraların adı olacaktı belki de…

Ünlü ozanımız, benimde çok sevdiğim sanatçımız sevgili Musa Eroğlu şiiri besteleyerek, tezenesinden dökülen nağmelerle gönüllere taht kuran o türküyü ezber yaptırdı hepimize.

Musa Eroğlu’nun sazından ve sesinden dökülen acılı namelerle her erkek bir Mihriban gömdü yüreğine belki de…

Sarı saçlı olmasa da her kadın bir Mihriban’dı artık bu türküyü dinlerken benim ülkemde.

80 yaşında hayata veda eden yazarımız yalnızca Mihriban’ı değil, sayısız yetim eser bıraktı ardında. ‘’ Eli Kulakta, Vur Emri, Hasan’a Mektuplar, Kan Yazısı, Suları Islatamadım’’ gibi…

Evet sevgili okurlarım bu sabah satır arasına ben, ‘’Mihriban’ı’’ sıkıştırdım uykudan gözlerimi açar açmaz. Fakat hemen hazırlanıp, gazeteme gitmem gerektiğini söylüyor kolumdaki saat.

Şimdi bir yandan saçlarımı tarıyor, bir yandan da ezber yaptığım türküyü söylemeye devam ediyorum. Saçlarım kömür karası olsa da biliyorum ki bende bir Mihriban’dım sırların olduğu bir yerlerde ve bu sabah yağmurda ıslanan düşlerin içinde.