Merhaba sevgili okurlarım,
Ne yazık ki geldiğimiz Türkiye içler acısı bir durumda. Her geçen gün gelecek kaygısı, işsizlik, yolsuzluk, toplum ilkelerinin, gelenek göreneklerinin yıkımı, siyasi kirlilik maalesef artmakta. Özellikle siyasetin ülke yönetiminden çok kişisel rant haline gelişi, kişilerin koltuk sevdası, ülkemizin yüz yıl geriye gitmesindeki en büyük sebep bana göre.
Yanlış yönetim ve yanlış siyasilerin stratejik politika uygulamaları, bugün içinde bulunduğumuz ve giderek büyümeye devam eden yoksulluğumuzun temel sebebi.
Eski Türkiye ve yeni Türkiye olmak üzere ikiye ayrıldık sanırım. Yani 2000’li yılların öncesi ve sonrası…
Yüz yıl önce bile kendisini tarımda ve sanayide kanıtlayan ülkemiz, ne oldu da bu hale geldi? Bunları göz önünde bulunduralım. Hâlâ ders çıkarmadığımız cehalet ve at gözlüklerinden bir an önce kurtulmamız gerek. Unutmayalım ki bizler Osmanlının torunları, Cumhuriyetin çocuklarıyız…
Bir zamanlar Türkiye, sanayisi ve tarımıyla dünya ülkelerinin gözünü üzerine çekmeyi başarmış, verimli toprakları ve büyük ölçekli fabrikalar kuran iş insanlarıyla ünlenmişti.
Bugün ise giderek büyüyen yoksulluktan ve açlıktan dem vuran tarihler yaşıyoruz. Adeta tarım ve sanayi çöktü, deyim yerindeyse. Şu anki kronik yapısal sorunlar, tarımda yüksek girdi maliyetleri, desteklerin yetersizliği, ithalat politikaları, dışa bağımlılık ve istikrarsız ekonomi, tarım alanlarının azalması gibi birçok neden sıralayabiliriz. Tam da bu noktada uygulanan yanlış politikaların yansıması tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Tarımda 2000’li yılların başından itibaren sekteye uğradık.
Sanayide ise birçoğumuz hatırlar o dönemi. 2010’ların ortalarından itibaren tıkanmalar başlayıp, 2018 kur kriziyle de netleşti zaten.
Özetle, 2000 ve 2001 krizlerinin ardından uygulanan IMF ve Dünya Bankası kaynaklı tarım reformları tarımda krizi hızlandırdı. 2010’dan sonrası ise ithalata dayalı politikalar krizi derinleştirdi zaten.
Sanayinin millî gelir içindeki payının hak ettiği yere gelmeden gerilemesi ve 2018 yılının döviz krizi ile başlayan, 2020’lerdeki yüksek enflasyon süreciyle devam eden dönem, sanayiciyi en çok zorlayan süreç oldu.
Döviz kurları yükseldikçe sanayicinin maliyetleri dışa bağımlı olduğu yıllarda birçok önemli fabrikamız kapandı.
Ekonomik bağımsızlığımızı sağlayan ve tarıma dayalı bir ekonomiden sanayi temelli bir geçiş bizi modern bir toplum yapmışken, bugün geldiğimiz nokta büyük bir hezeyan.
Maalesef uzun yıllardır başlayan ve günümüzde devam etmekte olan yanlış politik uygulamalar yalnız ekonomimizi değil, hayatımızın her alanını etkiledi.
Ben bugün köşe yazımda satır arasına, ekonomideki çöküşle gönüllerimizdeki çöküşün de eşlik ettiğine dikkat çekmek istedim.
Giderek yozlaşıyoruz. Ne ara ben diyen bir toplum olduk…
Hani komşumuz açken biz yatmazdık? Nerede kaldı bu öğretiler?
Düşeni kaldıran bir toplumken şimdi tekme atar olduk. Yediklerimizin, içtiklerimizin içinde ne var diye çoğu zaman sormadan edemiyorum kendime. Giderek yalnızlaştırılan, bencilleştirilen, ben merkezli bireyler olmaya başladık. Değil komşuluk ilişkilerimiz, akraba, aile ilişkilerimiz bile çekirdek aile adı altında dejenere edildi.
Oysa bizim çekirdek aile anlayışımız dede, babaanne, amca, hala, dayı, teyze, kuzenlerle çizilmişti.
Ülke yoksulluğu aile bireyleriyle ilişkileri de etkiledi.
Bugün misafir ağırlamak bile külfet gibi gelirken, hâl hatır sormak bile unutuldu neredeyse.
Sosyal aktiviteler en aza indirgendi aile içi.
Eskiden çoğumuz optimist bakarken hayata, şimdi pesimist hâle geldi birçoğumuz.
Toplumsal sorunların temelinde ekonomik sorunlar yatıyorsa, bunlar ciddi kaygılar getirmeli. Giderek çığ gibi büyüyen sorunlar silsilesi hâline geldik ne yazık ki. Bunun çözümünün ise siyasetle yönetilmek yerine, eğitimle donatılarak olacağını düşünüyorum şahsım olarak. Önceliğimiz eğitim ve eğitimli bir toplum olmalı.
Bu ülkede koltuk kavgalarının kalktığı gün, yoksulluğun ve birçok sorunun biteceğine inananlardanım sevgili okurlarım…