Daha çocukken öğretilmeye başlanır hayatın nasıl yaşanması gerektiği. Önümüze belirli yollar konur, belirli hedefler gösterilir ve zamanla bu yolların dışına çıkmanın yanlış olduğuna inandırılırız. Herkesin ulaşması gereken bir yer, gerçekleştirmesi gereken bir hayal ve içinde var olması beklenen bir düzen vardır. Oysa insanın varoluşunu tek bir yaşam biçimine sığdırmak, onun bütün ihtimallerini henüz keşfetmeden sınırlandırmaktır.
Herkes aynı şeylerle mutlu olmaz
Kimi bir yere ait olmak isterken kimi hiçbir yere bağlı kalmadan yaşamayı arzular.
Kimi hayatını belirli bir düzen içerisinde kurmak isterken kimi bilinmeyenin çağrısına kulak vermek, yolları keşfetmek ve karşısına çıkacak ihtimallere kendini açık tutmak ister.
Birinin huzur bulduğu şeyin diğerine yetmemesi, diğerinin hayallerinin de birincisine anlamsız gelmesi doğaldır.
Çünkü mutluluk, herkesin ulaşması gereken ortak bir hedef değil, her insanın kendi varoluşunda keşfettiği kişisel bir anlamdır.
Ne var ki toplum, çoğu zaman bu farklılıkları kabul etmekte zorlanır. Alışılmışın dışındaki arzular sorgulanır, güvenli görülen yolların dışına çıkmak bir risk, farklı bir hayat istemek ise geçici bir heves olarak değerlendirilir. Böylece insan, kendi isteklerini gerçekleştirmeye çalışmak yerine onları başkalarına açıklamak ve haklı çıkarmak zorunda hisseder. Zamanla kendi mutluluğunun ölçüsünü de başkalarının kabullerine göre belirlemeye başlar. Oysa bir hayalin değerini, ne kadar mantıklı göründüğü ya da kaç kişi tarafından onaylandığı değil, insanın yaşamına kattığı anlam belirler.
Belki de özgürlüğün en zor tarafı, insanın kendi seçimlerinin arkasında durabilmesi kadar, bu seçimlerin herkes tarafından anlaşılmayacağını da kabul etmesidir. Çünkü kendi hayatını seçmek, yalnızca istediğin yöne gitmek değil, başkalarının senin için belirlediği yönü reddedebilme cesaretini de taşımaktır.
Üstelik hayat, ertelenebilecek kadar uzun ve yeniden yaşanabilecek kadar sınırsız değildir.
Ayrıca ulaşılacak bir noktadan ibaret de değildir; insanın yürümeyi seçtiği yolun kendisi de hayatın ta kendisidir.
Bir insanın dünyayı dolaşmak istemesi, bir başkasının küçük bir evde kendi sebzelerini yetiştirerek yaşama arzusundan daha az değerli değildir.
Gösterişli bir hayatın peşinden gitmemek, büyük hedefler belirlememek ya da herkesin başarı olarak gördüğü şeyleri istememek, insanın hayattan vazgeçtiği anlamına gelmez.
Belki de tam tersine, neyin kendisine yettiğini ve neyin gerçekten mutlu ettiğini bilmek, insanın kendisine dair ulaşabileceği en derin farkındalıklardan biridir.
Hiç kimse, kendi mutluluğunu başkalarının anlayabileceği bir biçime dönüştürmek zorunda değildir.
Her hayatın aynı kalıba sığması gerekmediği gibi, her hayalin de toplumsal beklentilerle örtüşmesi gerekmez.
Önemli olan, seçilen hayatın dışarıdan nasıl göründüğü değil, o hayatın içinde insanın kendisine ne kadar yer bulabildiğidir.
Sonunda geriye herkesin hakkında ne düşündüğü değil, insanın kendi yaşamıyla kurabildiği ilişki kalır.
Tekrar tekrar söylüyorum:
Gerçek anlamda yaşamak, başkalarının çizdiği hayatın içinde kendine bir yer bulmak değil, kendi varoluşuna uygun bir hayat kurabilmektir.