MÜLAKAT KALDIRILMALI

Eğitim alanında liyakat esaslı, adil ve şeffaf bir atama sisteminin nasıl sağlanabileceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Başkan Hazar, öğretmen atamalarında mülakat sisteminin kaldırılması gerektiğini söyledi.

KAMUOYULA PAYLAŞILMALI

Hazar, atamaların merkezi ve nesnel ölçütlere dayalı yazılı sınavlar ile açık kontenjan planlaması esas alınarak yapılması gerektiğini belirterek, branş bazlı gerçek öğretmen ihtiyacının kamuoyuyla paylaşılması gerektiğinin altını çizdi. 4’te

‘SİSTEM, İŞSİZLİK VE GÜVENCESİZ ÇALIŞMAYA MAHKUM EDİYOR’’

Eğitim ile istihdam arasında sağlıklı bir köprü olmadığına dikkat çeken Hazar “Eğitim fakülteleri plansız bir şekilde mezun vermeye devam ederken, kamudaki istihdam ihtiyacı siyasal ve bütçesel tercihlere göre belirleniyor. Bu durum, eğitimli ve mesleki yeterliliğe sahip gençlerin işsizliğe ya da güvencesiz çalışmaya mahkum edilmesine yol açıyor” dedi.

‘‘PLANLAMA KRİZİ...’’

Yaşananlerın bireysel tercihlerle açıklanamayacağını ifade eden Başkan Hatice Hazar, sorunun yapısal olduğunun altını çizdi. Başkan Hatice Hazar, “Bu durum yalnızca atanamayan öğretmenlerin değil, tüm eğitim sisteminin ve istihdam politikalarının planlama krizini ortaya koymaktadır'' diye konuştu.

LİYAKAT TERCİH DEĞİL, ANAYASAL ZORUNLULUKTUR’’

Hazar, Çukurova Metropol yazarı Murat Yıldız’a konuştu.

Sürece sendikalar, üniversiteler ve meslek örgütlerinin dahil edilmesi gerektiğini kaydeden Hazar, öğretmenlik mesleğinin niteliğini ölçmeyen uygulamaların kabul edilemez olduğunu belirterek, ‘‘ Branş bazlı gerçek öğretmen ihtiyacı kamuoyuyla paylaşılmalı; sendikalar, üniversiteler ve meslek örgütleri sürece dahil edilmelidir. KPSS ve benzeri sınavların içeriği öğretmenlik mesleğinin niteliğini ölçmeli; keyfi uygulamalara, torpile ve siyasal kadrolaşmaya kapı aralanmamalıdır. Liyakat, bir tercih değil, anayasal bir zorunluluktur”ifadesine yer verdi.

“SORUN RAKAMLAR DEĞİL, ÇOCUKLARIN SİSTEM DIŞINA İTİLMESİ

‘‘Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), bir gazetede yer alan '612 bin çocuk okula gitmiyor' iddiasına, Ülkedeki okullaşma oranlarının OECD ortalamasının üzerinde olduğunu ve kız çocuklarında bu oranın yüzde 99,19'a ulaştığını açıkladı. Bu açıklama doğru mu?’’ sorusunu yanıtlayan Eğitim-İş 1 Nolu Şube Başkanı Hatice Hazar, MEB’in kamuoyuna sunduğu verilerin gerçeği yansıtmadığını belirterek şu değerlendirmelerde bulundu:

“Millî Eğitim Bakanlığı tarafından kamuoyuyla paylaşılan okullaşma oranları, yalnızca belirli yaş gruplarını ve kayıtlılık durumunu esas almakta; çocukların fiilen, düzenli ve nitelikli bir eğitime erişip erişmediğini göstermemektedir.

Bakanlığın açıklamasında referans verilen OECD verileri, zorunlu eğitimin yalnızca 6–14 yaş aralığını kapsamaktadır. Oysa Türkiye’de zorunlu eğitim yaşı 6–17 arasındadır. Özellikle ortaöğretim düzeyinde yaşanan düşüşler, eğitimden kopuşun en somut göstergesidir.

Resmî MEB verilerine göre;

Ortaöğretimde okullaşma oranı
2022/2023’te %91,7 iken
2023/2024’te %87,97’ye,
2024/2025’te ise %82,85’e gerilemiştir.

Bu düşüş; açık öğretime yönlendirme, MESEM kapsamında çalıştırma, ekonomik zorunluluklar ve artan devamsızlıklarla doğrudan ilişkilidir. Bu çocuklar istatistiklerde ‘kayıtlı’ görünse de fiiliyatta eğitim hakkından yararlanamamaktadır.

Dolayısıyla kamuoyuna yansıyan “612 bin çocuk okula gitmiyor” tespiti, bir hesaplama hatasından değil; okuldan kopuşun yapısal hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Sorun, sayıların nasıl sunulduğu değil; çocukların eğitim sisteminin dışına itilmesidir.

Eğitim politikaları, istatistiklerle sorunu görünmez kılmak yerine; kamusal, laik, bilimsel ve nitelikli eğitimi güvence altına alacak biçimde yeniden ele alınmalıdır.”

MEB’İN 2005 KARNESİ

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2025 karnesinide değerlendiren Eğitim-İş Adana 1 No’lu Şube Başkanı Hatice Hazar,

23 yıllık siyasi iktidar döneminde dokuz bakan değişmesine rağmen eğitimin sorunları çözülemediğini ve var olan sorunlara yenileri eklendiğini söyledi. Zorunlu bağış talepleri, temizlik, güvenlik, sağlık personeli ve öğretmen eksikliklerinin eğitimin kronikleşmiş sorunları arasına girdiğini kaydeden Hazar, ‘‘ Bu sorunlar eğitim çalışanları açısından ciddi mağduriyetler yaşanmasına neden olmuştur.Her ne kadar Anayasamıza göre parasız olması gereken zorunlu eğitim paralı hale gelmiştir. Nitelikli çağdaş eğitim satın alınmaya başlanmıştır. Eğitim giderleri, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 60 oranında artmış, kamusal eğitimden uzaklaşılmıştır’’ dedi.

Kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasıne devam edildiğini belirten Hazar, şu ifadelere yer verdi:

‘‘ 2002 yılında 4.664 olan özel öğretim kurumu sayısı 14.700’e yükselmiştir.

Öğretmenlerin sosyal ve ekonomik hakları gerilemiş tüm eğitim çalışanlarının aylık kazançları yoksulluk sınırının altında kalmıştır. 2025 Aralık ayı itibarı ile göreve yeni başlayan öğretmenin maaşı 51 bin TL olmuştur. 1611 mülakat mağduru öğretmenin sorunları bile isteye çözülmemiştir. Seçim vaadi olarak ‘kamuda mülakat kaldırılacak’ sözüne rağmen, mülakatlar devam etmiş; sonuçların keyfi biçimde değiştirildiği yönündeki iddialar kamuoyuna yansımıştır. Milli Eğitim Akademisi’nin kurulması ile eğitim fakültelerinin yetkileri gasp edilmiş, atama bekleyen bir milyon öğretmenin diplomaları yok sayılmıştır.

İlk Kazmayı Biz Vuracağız
İlk Kazmayı Biz Vuracağız
İçeriği Görüntüle

Kadrolu öğretmen ataması yerine ücretli öğretmen görevlendirmesi yaygınlaştırılmıştır. Ülke genelinde yaklaşık 85 bin ücretli öğretmen en fazla asgari ücret kadar gelir elde etmektedir.

Proje okulu uygulaması, öğretmenleri mağdur etmiş, 79 bin öğretmen ve 5 bin yöneticinin yer değiştirmeleri doğrudan bakanın yetkisine bırakılmış, liyakat ilkesi zedelenmiş ve çalışma barışı bozmuştur. 2025 yılı içerisinde binlerce öğretmen haksız bir şekilde okullarından başka okullara doğrudan bakan yetkisi ile resmen sürgün edilmişlerdir.

MESEM uygulaması, çocukların örgün eğitimden kopmasına ve emeklerinin sömürülmesine yol açan yapısıyla devam etmiş; yaşanan ihmaller sonucunda 17 öğrencinin yaşamını yitirmesi, MESEM modelinin ne denli yanlış olduğunu gözler önüne sermiştir.

ÇEDES projesi ve imzalanan protokoller, Anayasa’nın laiklik ilkesine açıkça aykırı biçimde tarikat ve cemaatlerin uzantısı vakıf ve derneklerin okullara girmesinin önünü açmıştır. Çocukların pedagojik gelişimi göz ardı edilerek eğitim ortamları bilimsel ve laik eğitim anlayışından uzaklaştırılmıştır. Devletin görevi, çocukları herhangi bir inanca ya da ideolojiye yönlendirmek değil; laik, bilimsel ve kamusal eğitimi güvence altına almaktır.

Öte yandan Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin, her geçen yıl genel bütçe içindeki payı azalmıştır. 2016 yılında MEB bütçesinin genel bütçe içerisindeki payı yüzde 13,38 3iken 2026 yılında bu oran yüzde 10,26’ya gerilemiştir. Ayrıca MEB bütçesinin 2016 yılında GSYH’ya oranı yüzde 2,91 iken bu oran 2026 yılında yüzde 2,51’e gerilemiştir. MEB bütçesinin yüzde 74’ü personel giderleri, yüzde 9’u sosyal güvenlik kurumu devlet primi giderleri, yüzde 7’si mal ve hizmet alım giderleri, yüzde 8’i sermaye giderleri, yüzde 2’si cari transferlerine ayrılmıştır.

Bunun yanı sıra MEB bütçesinden yatırımlara ayrılan pay 2002 yılında yüzde 17,18 iken 2026 yılında yüzde 8,25’e gerilemiştir. Eğitime ayrılan kaynaklar yetersiz bırakılmış; artan öğrenci sayısına, okul ihtiyaçlarına ve öğretmen istihdamı gereksinimine rağmen kamusal eğitim bilinçli biçimde kaynak yoksunluğuna sürüklenmiştir. Bu bütçe ile okulların temizlik, güvenlik, öğrencilerin bir öğün okul yemeği gibi sorunları çözülemeyecektir. Siyasi iktidarın eğitim bütçesi politikası, yaşanan sorunların tesadüf değil, siyasal bir tercih olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tüm bu tablo, eğitimde niteliği artırmaya yönelik kalıcı politikalar yerine, krizi yönetmeye odaklanan günübirlik uygulamaların tercih edildiğini çok net göstermektedir.’’

Kaynak: Haber Merkezi