Dil, bir milletin yalnızca iletişim aracı değil; tarihinin, kültürünün, ortak hafızasının ve düşünce dünyasının temel taşıdır. Bir toplumun kendi diliyle düşünebilmesi, bilim üretebilmesi ve geleceğini biçimlendirebilmesi, ulusal bağımsızlığının önemli koşullarından biridir. Bu nedenle Atatürk'ün gerçekleştirdiği Dil Devrimi'ni yalnızca dil alanında yapılan bir yenilik olarak değil, ulusal bağımsızlığı ve toplumsal gelişmeyi hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm olarak değerlendirmek gerekir.
Dil Devrimi'nin temel amaçlarından biri, Türkçenin kendi tarihsel ve kültürel kaynaklarından yararlanılarak geliştirilmesidir. Türkçenin yabancı dillerin etkisine bağımlı kalmadan kendi olanaklarıyla zenginleşmesi, ulusal kimliğin korunması ve güçlendirilmesi açısından önemlidir. Burada amaç başka dillerle ilişkileri kesmek değil, Türkçenin kendi düşünce ve üretim gücünü geliştirmektir. Çünkü kültürel bağımsızlık, ulusal bağımsızlığın ayrılmaz bir parçasıdır.
İkinci önemli amaç, Türkçeyi bilim, düşünce ve kültür dili olarak geliştirmektir. Bir dilin gücü, yalnızca günlük yaşamda kullanılmasından değil; bilimsel araştırmaları, felsefi düşünceleri, teknolojik gelişmeleri ve sanatsal üretimleri ifade edebilmesinden kaynaklanır. Türkçenin eğitimden bilime, edebiyattan teknolojiye kadar bütün alanlarda gelişmesi, toplumun bilgi birikimini artıracak ve çağdaş uygarlıkla ilişkisini güçlendirecektir.
Dil Devrimi'nin üçüncü ve belki de en önemli toplumsal amacı, aydınlarla halk arasındaki dil engelini ortadan kaldırmaktır. Bilgi ve kültür, yalnızca belirli bir eğitim düzeyine sahip insanların ayrıcalığı olmamalıdır. Halkın bilimsel, düşünsel ve kültürel gelişmelere kendi diliyle ulaşabilmesi, demokratik toplumun temel koşullarındandır. Anlaşılır bir dil, eğitimde fırsat eşitliğini destekler, toplumsal katılımı artırır ve yurttaşların ortak sorunlar üzerinde düşünerek karar süreçlerine katılmasını kolaylaştırır.
Bu yönüyle Dil Devrimi, aynı zamanda halkçılık ilkesinin kültürel alandaki önemli bir uygulamasıdır. Dilin anlaşılır olması, toplumun farklı kesimleri arasında iletişimi ve dayanışmayı güçlendirir.
Sonuç olarak Dil Devrimi; ulusal bağımsızlığı kültürel alanda güçlendiren, Türkçeyi bilim ve düşünce dili olarak geliştiren, aydınlarla halkı ortak bir iletişim zemininde buluşturan toplumsal bir dönüşümdür.
Atatürk'ün dil konusundaki mirasını yaşatmak, Türkçeyi geliştirmek, bilim ve kültür dili olarak zenginleştirmek ve onu toplumun bütün kesimlerinin ortak düşünce aracı haline getirmekle mümkündür. Çünkü dilde bağımsızlık, düşüncede bağımsızlığın; düşüncede bağımsızlık ise ulusal özgürlüğün temelidir.
DİL, EĞİTİM VE TOPLUM
Dünyada gelişen teknolojik ve bilimsel devrimler sayesinde dilin kullanım işlevleri, yeni kavramlar ve sözcüklerle zenginleştirilmiştir.
Sözcükler, iletişimin anahtarıdır. Düşünce ve duygularımızı sözcükler aracılığıyla anlatırız. Eğitim ve öğrenme başarısını etkileyen en önemli faktörlerin başında, kişinin sahip olduğu sözcük dağarcığının zenginliği gelir.
Dilbilim uzmanlarının araştırmalarına göre, bir dilde en çok kullanılan sözcüklerin sıklık derecelerine göre ilk 1.000 sözcük, *“temel sözcük dağarcığı”*nı oluşturur. Temel sözcüklerden sonra gelen sözcükler ise daha az kullanılan ve daha özel anlamlar taşıyan sözcüklerdir.
Araştırmacılar, lise eğitimini tamamlayan bir öğrencinin yaklaşık 50.000 sözcüğü tanıdığını belirtmektedir.
Oysa Türkiye’de ulaşılabilen en iyi ortalama rakamın yaklaşık 500 sözcük olduğu ileri sürülmektedir. Ortaokul ve lise sonuna geldiğinde 4.000–5.000 sözcük kullanması gereken çocukların, 2.000–2.500 sözcükle yetinmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Bazı yörelerde ise bu durum, yaklaşık 1.000 sözcükle sınırlı bir dil yoksulluğuna kadar gerilemektedir.
Amerika ve Avrupa ülkelerinde ders kitapları, teknolojik ve bilimsel gelişmeler ile yenilikler doğrultusunda düzenli olarak yenilenmektedir. Okullarda öğrencilere öğretilmesi hedeflenen kavram ve sözcükler, her yıl yapılan karşılaştırmalı bilimsel çalışmalar ışığında belirlenmektedir.
Basın-yayın kuruluşları da bilimsel gelişmeleri yakından izlemekte ve yayın politikalarını bu gelişmelere uygun biçimde oluşturmaktadır. Çağdaş toplum ve çağdaş insan, bilimsel gelişmeleri izleyen, bunları anlayan ve yaşamına uyarlayabilen toplum ve insandır.
Yıl boyunca sıkıldığı ve zorlandığı dersleri temsil eden eğitim araçlarını ve kitaplarını, bunlara duyduğu gereksinimin sona ermesiyle birlikte böylesi olumsuz bir davranışla, yakan, yırtan, çöpe atan, yok eden çocuklarımızın tutumları dikkatle incelenmeye değerdir. Çünkü bu davranış, yalnızca bir kitabın yok edilmesi olarak görülmemeli; çocuğun eğitimle, bilgiyle ve öğrenme süreciyle kurduğu ilişkinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Gelişim psikolojisi alanındaki birçok araştırma, eğitimin ana rahminde başladığı gerçeğini ortaya koymuştur. Eğitim yalnızca okulda gerçekleşmez; yaşamın bütün dönemlerini ve alanlarını kapsar.
Eğitim; erken çocukluk döneminden anaokuluna, ilkokuldan üniversiteye, okul dışı eğitimden mesleki gelişime kadar yaşamın bütün alanlarına uzanır. Bireylere tek tek verilen eğitimin yetersiz kaldığı; eğitimin aileyi bir bütün olarak ve yetişkinleri de kapsaması durumunda daha etkili olacağı açıktır. Özellikle anne ve babayı kapsamayan bir eğitimin çocuklar üzerindeki etkisi sınırlı kalacaktır.
Yaygın eğitim ve özellikle yetişkin eğitiminde; basın, sinema, radyo-televizyon, tiyatro, dernekler, sendikalar, siyasi partiler ve benzeri kurum ve araçlar önemli birer eğitim aracıdır.
Eğitim yalnızca insanların iş gücünü artırmayı amaçlamaz. Aynı zamanda onların kişiliğini ve dünya görüşünü biçimlendirir, geliştirir ve olgunlaştırır. Eğitimli insanlar, içinde yaşadıkları düzenin sorunlarını ve bozukluklarını daha kolay kavrar; bunların düzeltilmesi için mücadele ederler.
Eğitim, çelişkili iki sonucu birden doğurabilir. Bir yandan bireyleri mevcut düzenin değer yargılarıyla koşullandırır; düzene bağlı, otoriteye saygılı, bulduğuyla yetinen ve mevcut düzenin erdemlerine inanmış kişiler yetiştirebilir.
Öte yandan eğitim, kitlelerin ve bireylerin bilinçlenmesine ve buna koşut olarak toplumun demokratikleşmesine katkıda bulunabilir.
Bu nedenle bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin vazgeçilmez bir gereği olan eğitime; özgürlükçü demokrasiyi güçlendirici, bireyin özgür düşüncesini geliştirici ve bağımsızlığımızı pekiştirici bir işlev kazandırmak zorunludur.
Eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir araç değil; özgür düşünen, sorgulayan, bilinçli ve sorumluluk sahibi bireylerin yetişmesini sağlayan temel bir toplumsal güç olarak ele alınmalıdır.