Güz sonunun ayazı, Torosların sarp kayalıklarına çökmüş, çam kokulu serin bir rüzgâr vadiden yukarı doğru kıvrılarak yüzüme vuruyordu. Karşı sırtlarda, kayaların kuytusunda tek tük beliren kardelenler, bu acımasız soğuğa rağmen bahara selam durmaya hazırlanıyordu. Onların bu sessiz ve dirençli duruşuna baktıkça, içimde bir yerlerin nasıl usul usul kuruduğunu, yaprak döktüğünü hissediyordum. Doğanın bu mağrur yenilenişi karşısında ben, kendi enkazımın ortasında dimdik ama ruhsuz duruyordum.

O gün, tahta masanın üzerinde soğumaya yüz tutmuş çay bardağına bakarken söylediklerini düşündüm. Belki de kendi dünyanda, kendi mantığınca haklıydın; fakat hiç tereddüt etmeden, gözünü bile kırpmadan kırdın beni. Bir insanın ne kadar yakını olursa olsun bir insanı bu kadar kolay, bu kadar zahmetsizce harcayabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama en ağırı bu değildi. Bıçak yarasını açtıktan hemen sonra, hiçbir şey yaşanmamış, o ağır sözler hiç söylenmemiş gibi aynı yakınlıkla, aynı pervasız samimiyetle elini omuzuma koyup gündelik şeylerden bahsetmeye devam etmendi. İçimdeki yangını, fırtınayı görmedin. Ya da gördün de görmezden gelmeyi tercih ettin, bilmiyorum.

Aradan ne kadar zaman geçti? Bu dağlara kaç kez kar yağdı, kaç kez eridi; kardelenler kaç kez toprağı delip güneşe uyandı, artık hesabını tutamıyorum. Zaman, insanın acısını unutturmuyor, sadece onu taşınabilir bir yük haline getiriyor sanıyordum. Fakat sen, yaz demedin, kış demedin; ne zaman bir parça toparlansam, aynı fütursuzlukla gelip bir kez daha kırdın beni.

"Bu son olsun," dedim o günün akşamında, elektrikler kesilmişti odayı dolduran gaz lambasının zayıf ışığında kendi gölgeme bakarak. "Bir daha izin vermem, bir daha bu kadar yakınlaşmasına müsaade etmem." Olmadı. İnsan, kendine bile söz geçiremeyen aciz bir mahlûk. Yine hiçbir şey olmamış gibi aradın, sordun, uzun uzun konuştun. Sesinde en ufak bir suçluluk, en küçük bir tereddüt kırıntısı bile yoktu. Telefonu kapatınca başımı ellerimin arasına aldım. "Tamam," dedim kendi kendime, "boş ver. Vurma yüzüne, bozma bu düzeni..." Ve sustum. İnsan sustukça affettiğini sanıyor; oysa susmak, bağışlamak değil, içindeki zehri kendi damarlarına akıtmaktan başka bir şey değilmiş. Anlayamadım.

Sonra ben çok yoruldum, biliyor musun? İçimdeki o hiç susmayan, her gece beni sorguya çeken vicdanın ve kırgınlığın gürültüsünden bittim. Ama yok, nereden bileceksin... Sen sadece kendi aksini gören bir aynasın; başkalarının derinlikleri senin sığ sularında kaybolup gidiyor. Tam da tutunacak tek bir dalımın, dayanacak tek bir takatimin kalmadığı, hayatın üzerime en ağır yüklerle geldiği o en yorgun anımda, yine geldin ve tam da kuruduğum yerden bir kez daha vurdun bana. İnan bu kez yalnızca kırılmadım. Bir cam kavanozun sert taş zemine düşüp zerrelerine ayrılması gibi; un ufak oldum, darmadağın kaldım ortalıkta. Artık toplanacak, tekrar bir araya getirilecek bir parçam kalmamıştı.

Sessizce yerimden kalktım. Torosların o vadiye bakan uçurum kenarına yürüdüm. Rüzgâr sertleşmişti, kardelenler başlarını biraz daha eğmişti. Bir daha beni kıramayasın, o rahat adımlarla içimin odalarına girip her şeyi deviremeyesin diye sana çıkan bütün yolları, bütün kapıları mühürledim. Bu bir öfke patlaması değildi; sakin, kararlı ve geri dönüşü olmayan bir vazgeçişti. İçimde bir şeyler sessizce, hiç gürültü çıkarmadan öldü sanki. Bir insanın hayatından bir başka insanı çıkarması değil, onun içindeki varlığını gömmesiydi bu.

Ve sen, her zamanki gibi, bunu da hiçbir zaman bilmedin, umurunda bile olmadı, artık bilme şansında yok...