Pişkin, zemin faktörünün göz ardı edilmesi halinde depremlerin afete dönüşmeye devam edeceğini belirtti.
Türkiye’nin tarih boyunca yıkıcı depremlerle karşı karşıya kaldığını hatırlatan Pişkin, özellikle 1999 ve 2023 depremlerine dikkat çekti. Açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“1999 yılında meydana gelen 17 Ağustos Gölcük Depremi uzun yıllar bir milat olarak kabul edilmiş; yapı güvenliği, denetim ve mühendislik hizmetlerinin önemi toplumun tüm kesimlerince daha güçlü şekilde dile getirilmiştir. Ancak aradan geçen 24 yılın ardından yaşadığımız 6 Şubat Depremleri, ne yazık ki gerekli derslerin yeterince alınmadığını göstermiştir”
“Riskli Yapı Stoku ve İmar Afları Endişe Veriyor”
Türkiye’nin aktif fay hatları üzerinde bulunduğunun bilimsel bir gerçek olduğunu ifade eden Pişkin, mevcut yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ riskli durumda olmasının kaygı verici olduğunu belirtti. Açıklamasında şu değerlendirmede bulundu:
“Ülkemizin aktif fay hatları üzerinde yer aldığı bilinmesine rağmen, yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ riskli olması kaygı vericidir. Özellikle belirli aralıklarla çıkarılan imar afları, mühendislik hizmeti almamış veya eksik almış yapıların yasallaşmasına neden olmakta; bu durum gelecekte yaşanabilecek depremlerde can ve mal kaybı riskini artırmaktadır.
Her yıl yaklaşık 100 bin civarında yeni yapının inşa edildiği Türkiye’de, yalnızca bina sayısındaki artış değil, bu yapıların hangi teknik ve bilimsel esaslara göre üretildiği de hayati önem taşımaktadır. Deprem güvenliği; sadece beton kalitesiyle değil, zemin özellikleriyle birlikte değerlendirilmesi gereken bütüncül bir mühendislik meselesidir.”
“Yapı–Zemin İlişkisi Hayati Önem Taşıyor”
Depremlerde oluşan yıkımın büyüklüğünde yapı–zemin ilişkisinin belirleyici olduğuna dikkat çeken Pişkin, zemin etütlerinin bazı uygulamalarda yalnızca resmi bir prosedür gibi görülmesini eleştirdi. Açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Depremlerde yıkımın büyüklüğünü belirleyen en önemli unsurlardan biri yapı–zemin ilişkisidir. Ancak ne yazık ki, zemin etüdü gibi kritik mühendislik çalışmalarına bazı uygulamalarda yalnızca tamamlanması gereken bir evrak gözüyle bakıldığı görülmektedir. Oysa zemin etütleri; yapıların güvenli tasarlanması, doğru temel sisteminin belirlenmesi ve olası zemin büyütmesi etkilerinin ortaya konulması açısından vazgeçilmezdir.
Bazı kurum ve kuruluşlarda teknik kadro eksikliklerinin bulunması, denetim mekanizmalarında aksamalara yol açmakta; bu durum bilimsel ve teknik kriterlerin sahada yeterince uygulanamamasına neden olmaktadır. Deprem riskinin azaltılması; yalnızca afet sonrası müdahaleyle değil, afet öncesi bilimsel planlama ve etkin denetimle mümkündür.”
“Sorumluluğumuzu Biliyoruz”
Pişkin, açıklamasının sonunda tüm paydaşlara çağrıda bulunarak şunları söyledi:
“Depremler doğa olayıdır; ancak afete dönüşmesi insan kaynaklı ihmallerin sonucudur. Kurumlarımızdan özel sektöre kadar tüm paydaşlar, standartlara ve sınır şartlara eksiksiz uymalı; mühendislik hizmetleri eksiksiz ve bağımsız şekilde yürütülmelidir. Teknik kadrolar güçlendirilmeli, denetim mekanizmaları etkinleştirilmeli ve zemin gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Ancak o zaman depremler felakete dönüşmeyecektir.”
Başkan Pişkin açıklamasını, “TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Adana Şubesi olarak; bilim ve mühendislik ışığında, güvenli yerleşimler için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz” sözleriyle tamamladı.




