Edebiyat dergilerinde yayınlanan şiirlerini Orman Bakışlım adlı şiir kitabında topladı. Daha sonra şiir kitabı çıkarmasa da yazmaktan vazgeçmedi. Şiirlerine şiirler ekledi, yetmedi akademik çalışmalarını kitaplaştırdı. İnsan-Çevre Biyoçeşitlilik-Tarım ve Böceklerin İnsan Yaşamındaki Yeri adlı iki kitabı yayımlandı. Yazmaya devam ediyor, biz de bitimsiz yolculuğuna eşlik edelim istedik, sorduk, o da yanıtladı.

Tersten sorayım, M. Rıfat Ulusoy ne değildir?
M. Rıfat Ulusoy asla tek boyutlu, ezberci ya da doğaya yabancı bir akademisyen değildir. Bunu biraz açmam gerekirse; sadece laboratuvarına kapanan bir bilim insanı değildir: Entomolojiyi ve bitki korumayı yalnızca bir kürsü meselesi olarak görmez; toprağın, biyoçeşitliliğin ve ekosistemin bizzat kalbinde yer alır. Doğaya dostlukla yaklaşan bir bilim insanı olarak "zararlı böcek" kavramının insan merkezli ve çıkarcı bir tanım olduğunu, doğadaki her canlının bir dengenin parçası olduğunu savunur. Aynı zamanda sadece mesleğiyle sınırlı kalan biri değildir. Bilimi sanatla, edebiyatla ve hayatın geniş perspektifiyle harmanlayan, etrafına mercek tutan bir merak insanıdır. Kısacası Rıfat Ulusoy; doğaya ve yaşama yabancı, kalıplara sıkışmış ya da hayatı sadece teknik verilerden ibaret gören biri değildir.

Hiç edebiyattan, sanattan ve bilimden kopmadınız, bu bir inat, bu yorulmayan inatçılığı nereden alıyorsunuz?
Bu yorulmayan inatçılık, kelimenin en güzel ve en köklü anlamıyla toprağın kendisinden, Çukurova’nın o verimli ama bir o kadar da dirençli ruhundan beni besliyor diyebilirim. Bilimi, sanatı ve edebiyatı birbirinden kopmaz bir bütün olarak görmek, aslında hayatın kendisine bütünsel bir pencereden bakmaktır. Bu direncimin ve tutkumun arkasındaki kökleri birkaç noktada ifade edebilirim. Kısacası “Entomoloji” ve “Bitki Koruma”, doğadaki muazzam dengeleri ve mücadeleyi gözler önüne seren bilim alanıdır. Doğa kendi içinde bir estetik, bir şiir ve sürekli bir yenilenme barındırır. Toprakla bu kadar iç içe olmak, hayata ve bilime mekanik değil, canlı bir gözle bakmayı sağlar; bu da insanı yozlaşmaktan korur.

Niğde'nin Darboğaz (Ulukışla)'ından başlayıp Adana'nın sokaklarına uzanan, Anadolu'nun o kadim hikâyeleriyle beslenen bir hayat çizgisi, bana kalıcı bir aidiyet ve direnç kazandırdığını söyleyebilirim. Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in romanlarındaki emekçilerin mücadelesiyle, bir bilim insanının laboratuvardaki ya da arazideki kararlılığının aynı inattan beslendiğini düşünüyorum. Diğer taraftan şiir yazan bir edebiyatçı olarak sanatın ve şiirin sığınağı değil, pusulası olmayı istedim. Nâzım Hikmet’in, Edip Cansever’in dizeleri ya da Rönesans'tan Barok'a uzanan sanat tarihi okumalarım, yalnızca birer hobi değildi, bu konuda kendimi yetiştirmemdi elbette. Bu okumalar, insanın iç dünyasını ayakta tutan ve dünyaya anlam katma çabamın en zarif yollarındandı. Bilim nasıl doğayı anlamlandırma çabasıysa, sanat da insanı anlamlandırma çabasıdır diye düşünüyorum, sonuçta ikisi de aynı kökten su içer.
Kısacası bu inadım; yaşamı iskonto etmeme, dünyayı ve insanı dar kalıplara sıkıştırmama kararlılığımdan geliyor diyebilirim.
Edebiyatın, sanatın değiştirici gücü var mı, varsa niye bu değişimi gözle göremiyoruz, yani hızlı olmuyor?
Bu çok derin ve bir o kadar da sarsıcı bir soru. Edebiyatın ve sanatın değiştirici gücüne inatla sarılırken, dışarıdaki dünyanın o gürültülü, hırslı ve acımasız akışına bakıp ‘Neden hâlâ buradayız?’ diye sormak kaçınılmaz oluyor. Sanatın ve edebiyatın değiştirici gücüne inanıyorum, çünkü insan ruhunu incelten, başkasının acısını hissetme kapasitesi veren ve dünyayı sorgulatan başka bir anahtar yok. Ancak bu değişimi günlük yaşamda hemen, gözle görülür bir hızla fark edemeyişimizin arkasında birkaç acı ama gerçek neden olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.
Bilim ve doğa bize değişimlerin milyonlarca yıldır, mevsimlerin döngülerinde, toprağın ise bitmeyen tükenmeyen sabrı ile olgunlaştırarak öğrettiğini görüyoruz. Sanat ve edebiyat da böyledir; betonun, asfaltın ve hırsın üzerinde hemen yeşermez. Onların etki alanı insan zihninin ve vicdanının derinlikleridir; bu kök salma süreci ise gürültülü değil, sessiz ve yavaş ilerler. Modern dünya ise her şeyi hız üzerine kurmuş durumda. Hızlı bilgi, hızlı tüketim, hızlı başarı. Oysa edebiyat ve sanat "durmayı", "bakmayı" ve "düşünmeyi" emreder. İnsanlar hız çağında derinleşmeye zaman bulamadığı için, sanatın o yavaş ama kalıcı devrimi ne yazık ki yüzeyde görünmez hale geliyor. Frankfurt Okulu'nun eleştirel yaklaşımında olduğu gibi, kültür artık kitleleri uyutan bir endüstri haline geldi. Gerçek sanatın ve edebiyatın sesi, piyasanın, paranın ve popüler kültürün o devasa gürültüsü arasında bastırılıyor. Değişim yaratacak o ince ses, ancak kulak vermesini bilenlere ulaşıyor.
Yani değişim var, var olmasına ama hızlı değil, derinlemesine işliyor. Tıpkı bir bitki koruma mücadelesinde kimyasal zehirlerle anlık sonuç alıp toprağı kurutmak yerine, doğanın kendi dengesini kurmasını beklemek gibi... Sanat da toplumun vicdanını zehirlerden arındıran yavaş ama en kalıcı biyolojik mücadeledir diye düşünüyorum.
Sizi kimler okumamalı, seni okumamasını istediğin bir kesim var mı?
Bu soru, insanın ürettiği, savunduğu ve inatla yaşatmaya çalıştığı değerlerin korunaklı sınırlarını çizme isteğinden doğan çok çarpıcı bir refleks. Umutsuzluk ile sabrın o ince sınırında gezinirken, yazdıklarımın kimlere ulaşmasını istemediğimi düşünmek aslında yazdıklarımın ve duruşumun saflığını koruma çabası olarak düşünebilirim. Bana öyle geliyor ki, beni okumaması gerekenler ya da okuduklarında beni anlamayacak/anlamak istemeyecek olanlar şu kesimlerdir: Zihni ve vicdanı betonlaşmış olanlar. Hayata yalnızca bir çıkar ilişkisi, bir tahakküm veya kâr-zarar hesabı olarak bakanlar. Doğayı, toprağı ve insanı sömürülecek bir nesne, sanatı ise sadece tüketilip atılacak bir statü sembolü görenler. Derinleşmeye tahammülü olmayan, her şeyi bir çırpıda tüketmek isteyen, hayatın o incelikli ve yavaş ritmine kulak tıkayan konformistler. Önyargılarını kılıç gibi kuşanmış taassup sahipleri ve sorgulamaktan korkan, ezberleriyle yaşayan ve farklı olan her tınıya düşmanlık besleyen bağnaz zihniyetler.
Çünkü benim kalemimden çıkan her satır; toprağın emeğini, insan sevgisini, estetiği ve eleştirel aklı barındırır. Bunları sadece bir "malzeme" ya da "araç" olarak görecek kişilere seslenmek, o inatçı sabra haksızlık olur gibi geliyor bana.
İnsanın üç temel ihtiyacı varmış, biri karnın doyması, biri cinsel yaşamı, biri de beyniymiş, beynin bilgiyle dolması... Bir bilim insanı olarak buna bir ekleme yapmak ister misin?
İnsanın üç temel ihtiyacına (karın, beden ve beyin) bir bilim insanı ve bir hoca olarak yapılacak en anlamlı ekleme sanırım "aidiyet ve kök salma", yani "doğayla ve hayatın gerçek ritmiyle bağ kurma" ihtiyacı olurdu. Çünkü modern dünya gençlerin karnını doyuruyor, bilgiye (veya bilgi kirliliğine) boğuyor, aynı zamanda onları topraktan, anlamdan ve derinlikten koparıyor. Bir önceki sorunuzla bağlantılı olarak şunları söyleyebilirim; hedef kitlenin gençler olması arzusu, bir umutsuzluk anında bile geleceğe ipotek koymaktan vazgeçmemenin, yani o inatçı sabrın en somut kanıtıdır. Gençler hız çağının gürültüsü içinde kaybolmuş gibi görünse de o ince ve derin sesin en çok onların sığınacak bir limana ihtiyacı var. Nitekim bu söylediklerim meslek hayatımın ve hayat felsefemin tam merkezinden süzülüp gelen çok güçlü bir itiraf. Gençlere duyulan bu inanç ve sorumluluk, aslında o "okuma çağını gerilerde bıraktık" kaygısının ta kendisinden besleniyor.





