Saksı gibi dar alanlara sığmayan, kendisine çizilen sınırları kabullenmeyen, sürekli itiraz ede ede, zorlaya zorlaya yeni alanlar açan bir duruşun temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor.

YENİ KAPILAR ARALIYOR
Onun şiirlerinde yalnızca sözcüklerin değil, insanın kendini var etme çabasının, özgürleşme arzusunun ve yeniden ayağa kalkma iradesinin de izlerini görüyoruz. Jale Ak, narin ve duyarlı üslubuyla bize itirazın, değişimin, aşkın ve dirilişin insanı olduğunu anlatıyor. Kırmadan, incitmeden ama geri de çekilmeden; sessizliğin içinden kendi sesini duyurarak, şiirin imkânlarıyla yeni kapılar aralıyor.

SLOGANLARA SIĞDIRMIYOR
Jale Ak, kendisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşide sakin ama hiç de pasif olmayan inceliğiyle sorularımıza yanıt verdi. Düşüncelerini sloganlara sığdırmadan, kolaycı yargılara başvurmadan, kendi duyarlılığının ve düşünsel birikiminin içinden konuştu. Sözcüklerini özenle seçerken meselelerin derinliğinden uzaklaşmadı; itirazını incelikle, düşüncesini yalınlıkla ortaya koydu.
DİRENÇLİ SES…
Böylece hem Mabet Ağacı’nın ardındaki düşünsel dünyaya hem de şiirle, sanatla ve yaşamla kurduğu ilişkiye dair önemli ipuçları sundu. Bu söyleşide, Jale Ak’ın şiirinden taşan o narin ama dirençli sesin izini sürerken, okurla birlikte yürümenin, dar alanları aşmanın ve yeniden dirilmenin anlamını da konuşmaya çalıştık.
Şiirlerinizde ve öykülerinizde, sorgulayan ve kabuğuna sığmayan sesin arkasındaki Jale nasıl biridir? Onu, dışarıdan bakan biri nasıl tanımlar?
Hayatı yüzeysel seyretmek yerine onun kılcal damarlarına inmeyi seçen, hazır kalıplara sığmayan bir arayış insanıdır. Kendi varoluşsal sancılarını toplumsal duyarlılıkla harmanlayan, aşktaki inceliği de yaşamdaki direnci de aynı tutkuyla kucaklayan biridir. Dışarıdan bakıldığında sessiz ve gözlemcidir. İç dünyasında hüznün içinden bile umut filizlendirmeyi başaran dirençli bir ruha sahiptir.
Şiirlerinizde aşk, varoluşsal kaygılar ve toplumsal gerçekler iç içe geçiyor. Bireyin kendi iç dünyasındaki arayışı ile toplumun gerçekleri şiirinizde nerede kesişiyor?
Şiir benim için sadece bireysel bir iç döküm değil. İnsanın aşktaki yalnızlığı ile toplumdaki varoluş mücadelesi aslında aynı kökten beslenir. Birey, toplumun açılarından bağımsız var olamaz. Dolayısıyla iç dünyamızdaki sorgulamalar, dışarıdaki toplumsal gerçeklikle tam da bu hassas noktada kesişir.
Şiirinizde geçen “Sıkıldım saksıda durmaktan” dizesi çok güçlü bir başkaldırı hissettiriyor. Saksı burada neyi temsil ediyor?
Saksı; bize sunulan güvenli ama dar alanlardır. Toplumsal normlar ve bizi sığlaştıran kalıplardır. Büyümek, serpilmek ve hem aşkın hem hayatın hakiki derinliğiyle yüzleşmek için o korunaklı saksıyı kırıp hayatın gerçek toprağına karışmak gerekir.
Toplumsal meseleleri ele alırken estetik ve edebî dilden ödün vermeden bunu başarmanın yolu nedir?
Şiir bir slogan veya bildiri değildir. Toplumsal acıları, adaletsizlikleri veya beklentileri insani hislerle, imge ve simgelerle aktarmak gerekir.
Az sözle çok şey anlatmak, sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa şiirinizin doğal dili mi?
Amacım okurun elinden tutup ona ne hissetmesi gerektiğini söylemek yerine, kendi duygusuyla karşılaşabileceği bir alan bırakmak.




